1 Temmuz 2020 Çarşamba

En Sevdiğim Şarkı, Önerisi: Düşünme Kaybolursun- No Land





 Düşünme Kaybolursun- No Land 

 Uyandın gözlerin kapalı 
 Kendine döndün yerinde yoktu 
 Yüzüne dokundun çizginde durdun 
 Ama sen yine de düşünme kaybolursun 
 
 Sonbahar mı geldi sararırsın 
 Hazan vaktinde dalından koparsın 
 Düşersin bir güce sığınırsın 
 Ama sen yinede düşünme kaybolursun 


   Bir şarkıyı sevebilmem için ya beynimi doldurmalı ya kalbimi derim. Beynimi dolduran genelde müzik enstrümanlarının varlığıdır. Kalbimi dolduran ise şarkıyı söyleyen insanın sesinde ve duyguyu verişinde yatar. Bu şarkı da tam ben dinleyeyim diye yazılıp bestelenmiş sanırım. Çok fazla söze sahip değil çünkü grup müzik aletlerinin varlığına oldukça önem veriyor. Keman, def, gitar, bateri, çello gibi pek çok müzik aletini şarkılarında kullanan grup bünyesinde bulundurduğu kültürel çeşitliliği de şarkılarında hissettiriyor. Vokalistin kendisi Azeri. İranlı, Türk ve Kürt üyelere de sahip. Açıkçası bu grubu toptan seviyorum. En sevdiğim grup sanırım ve onlardan bir şarkı seçmem gerektiğini düşündüm. Şarkı dinlerken sözlere çok takılmam gerçi ama sözlerinden ötürü seçtim. Çünkü diyor ki: Düşünme kaybolursun.. 


   Bunun yanında Aramızda Dinozor, Üzüme Bax, Niye Bele Uzundur Bu Yollar adlı şarkılarını da hayranlıkla dinler ve kesinlikle tavsiye ederim! Şimdiden keyifli dinlemeler.*


*otobiyografi ödevimin devamı

*sonradan eklenmiştir

25 Haziran 2020 Perşembe

En Sevdiğim Film, Yorumu: Howl's Moving Castle

 

   


    Howl’un Yürüyen Şatosu... Çok fazla film seyreden bir insanım. Zaman zaman bu durum haftada 5 filme çıkabiliyor. Sevdiğim filmlerin genelini gerilim ve dram filmleri oluşturuyor. En sevdiğim filmi seçmek bu yüzden epeyce zor oldu ama aslında o kadar zor olmamalıydı sanırım. Nerden bakarsam bakayım bu film kesinlikle ‘’Howl’un Yürüyen Şatosu’’. Sophie adlı genç bir kızın ve Howl adlı bir büyücünün ekseninde şekillenen film 2004 yılında yayımlanmış. Sophie büyücü Howl ile karşılaşır ve akşamına Kötülükler Cadısı olarak bilinen bir kadın tarafından 90 yaşına döndürülerek lanetlenir, Kötülükler Cadısı ondan Howl’a bir mesaj yollamasını ister ve sonucunda Sophie kendini Yürüyen Şato’da bulur.   

   Her yıl en az 1 kere izlediğim filmin temasını ben  ‘’kendini bulmak’’ olarak yorumluyorum. Filmi ilk izlediğimde 8-10 yaşlarında bir çocuktum ve sanırım ilk (ve şu anlık son) aşkım da büyücü Howl’du. Bu filmle ilk karşılaşmamın bir tatil sabahı olduğunu, babamın kanalları gezerken gördüğümü ve izlemek için oldukça ısrarlı davrandığımı hatırlıyorum. Sonra lise yıllarındayken tekrar karşılaştım ve her yıl canım hiçbir şey yapmak istemezken elimin gittiği, vazgeçemediğim bir yapım oldu kendisi.  

                                                  bu fotoğraf uzun zamandır whatsapp profil fotoğrafım

   Bu filmi sevmemin nedeni en başta tabii ki çocukluğumdan kalma bir yadigar olması. Ayrıca nasıl bir kitabı her okuduğunda içinde farklı şeyler bulursan bu film de benim için öyle oldu biraz. Her izlediğimde yeni bir ayrıntı, yeni bir duygu ve yeni bir düşünce hissediyorum. Film mi benim düşüncelerimi besledi yoksa bende var olan bir fikri mi gördüm bilmiyorum ama üzerine bi’ ara epeyce kafa yorduğum bir konunun filmde işlenmiş olması ayrıca hoşuma gidiyor. Bu konu Sophie’nin lanetinin altında yatıyor.  

   Ben sevilmeye inanmıyorum. Bence karşımızdakinin bizi sevip sevmediğini ya da ne kadar sevdiğini asla bilemeyiz ama kendi duygularımızdan emin olabiliriz. Sophie lanet yüzünden 90 yaşında bir kadına dönüşüyor. Büyüyü yapan cadının bile geri döndüremeyeceği bir lanet..( cadının kendisi bunu söylüyor) ama Sophie, Howl’u sevdiğiyle ilgili cümleler kurarken eski genç haline dönüşüyor, lanet o anlatırken ortadan kalkıyor. Filmin sonlarına doğru da sevgisine karşılık bulduğunda tekrar gençleşiyor fakat saçları beyaz kalıyor. Bu fikrin bu şekilde işlenmiş olması (yönetmen bilerek mi yaptı bilemiyorum ama) benim filmden etkilenmemi sağlayan yegane unsur. Bütün bunların yanında tabii ki görselliği, diyaloglar, filmin atmosferi de insanı kendine çekiyor.* 

 

*Otobiyografi ödevimin film kısmı.

*Bir de merak ettiğim bir konu var, yorumlara cevap vermek istiyorum ama blogger hesabım girikken bile benden kimlik seçmemi istiyor, nedenini anlayamadım. Bilgisi olan var mı?

                                                       

                                                                    bu şekilde gözüküyor :(



21 Haziran 2020 Pazar

En Sevdiğim Kitap, Yorumu: Kürk Mantolu Madonna

   
Şu sıralar final ödevleriyle o kadar meşgulüm ki buraya özel yazı yazmaya fırsatım bir türlü olmuyor maalesef. Yaz boyu kitap etkinliğine katılmak istiyorum ama haftaya kadar bu konu hakkında da yazamayacağım gibi duruyor. Şimdilik ödevlerimi paylaşmaya devam edeceğim. Bu seferki otobiyografi ödevimden bir kesit. Test Dışı Teknikler dersi için hocamız otobiyografimizi yazmamızı bunu yazarken de belli başlı içeriklerden bahsetmemizi istedi. En sevdiğimiz kitap da bunlardan biri. Sizle de paylaşmak istedim. Bundan sonra da muhtemelen şarkı ve film yazıları gelecek. Belki küçük bir deneme (deneme oluyor galiba) yazısı da atabilirim. Keyifle okursunuz umarım. 


Bu kitabı okuyana kadar en sevdiğim kitap Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel adlı kitabıydı. Yaklaşık 6 yıl en sevdiğim kitap olan Gün Olur Asra Bedel’i tahtından eden bu kitap beni tam anlamıyla kalbimden vurdu. Bu yıl içinde okuduğum ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ gerek yazım dilinin etkileyiciliğiyle gerek hikayenin sürükleyiciliğiyle bana ‘’bu kitabı bu yaşıma kadar ben nasıl okumam!!’’ dedirtti.  Belki hikaye biraz tanıdık ve öngörülebilir olsa da yazarın üslubu bunu çok iyi bir şekilde örtmüştü. Çok fazla cümlenin altını çizdim. Kitabı bu denli sevmemin nedeni de yine bu cümlelerden biri: ‘’Arada fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu.’’ Ben önemli bir şeyi kaybetmenin değil o şeysiz de yaşanabileceğinin farkına varıldığı anın daha ızdırap verici olduğunu düşünüyorum. Böyle bir cümleyi okumayı beklemiyordum, bu cümle kendimi kitaba yakın hissetmemi sağladı. Ve bütün diğer unsurların yanına eklenince kitap ‘’en sevdiğim’’ sıfatını aldı. 

   Kitap oldukça popüler olduğu için konusundan uzun uzadıya bahsetmeyeceğim, sadece kürk manto giymiş bir kadın portresine aşık olan adamı ve onun iç dünyasını okuyoruz demekle yetineceğim. Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum, şimdiye kadar okumadıysanız eliniz titremeden sepete ekleyebilirsiniz!*

  Art arda alıntı vermesini sevmiyorum (genelde paragraf aralarına yazarım alıntıları) ama bu kitaptan birkaç alıntı bırakmadan da yazıyı sonlandırmak istemiyorum, buyurunuz: 

Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan kolaydır.*

Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?*

...Karşındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alameti değil miydi?*
 

*sonradan eklenmiştir.

12 Haziran 2020 Cuma

Kitap Yorumu- Hayvanlardan Tanrılara: Spiens



*Bu yazı normalde benim bir dersimin ödevi fakat belki bloğumda olursa insanlar bundan faydalanabilir diye düşündüm ve paylaşmak istedim. Keyifli okumalar. 


HAYVANLARDAN TANRILARA: SAPIENS

 

   Tarihin akışını 3 önemli devrimin (‘’70 bin yıl önce başlayan Bilişsel Devrim, 12 bin yıl önce bunu hızlandıran Tarım Devrimi ve yalnızca 500 yıl önce başlayan, tarihi sona erdirip bambaşka bir şeyi başlatabilecek Bilimsel Devrim’’ (Harari, 2011, s. 19)) şekillendirdiğini söyleyen bu kitap, insanlık tarihinin bilinen ve bilinmeyen pek çok noktasını ele almaktadır. Tarih ve bilimin iç içe olduğu kitapta insan antropolojik ve kültürel yönlerde incelenmiş, cevaplanmayan ya da cevaplanamayan soruları asla sıkıcı olmayan bir dille ele almıştır. İçeriği nedeniyle ilk bakışta okumanın zor olacağı düşüncesini uyandırsada ilk cümleden itibaren insanı daha fazla okumaya sevk edecek bir sürükleyicilikle yazılmıştır.

   5 bölümden oluşan kitabın ilk bölümü tamamen insan ve insan evrimini anlatan ‘’Bilişsel Devrim’’dir. Bu bölümde insan türlerinden, onların nereden geldiğinden ya da sonlarının ne şekilde olduğundan bahsetmiştir. İlk bölümün Bilgi Ağacı kısmında şu cümle geçmektedir: ‘’Etkili hikayeler anlatmak kolay değildir; zorluk hikayeyi anlatmakta değil, herkesin hikayeye inanmasını sağlamaktadır.’’ (Harari, 2011, s. 46). Bu kitabın bana göre en güçlü yönü de budur. Okuduğunuz zaman hak veriyor ve anlatılanlara inanma eğilimi gösteriyorsunuz. Çünkü bahsi geçen birçok şey için kaynak gösterilmiş ve önemli araştırmalardan örnekler verilmiştir. Ayrıca bir konuyu tek bir teoriyle açıklamaya gitmemiş var olan pek çok teoriye de değinmiştir. Üzerinde fikir üretilememiş ya da fikir birliğine ulaşılamamış konuları da ifade etmesi yazarı yansız göstermiş ve kitabın inandırıcılığını arttırmıştır.

   Bu bölümün sonunda Homo Sapiens’i ‘’ekolojik katil’’ olmakla suçlamış geçmişte olmuş olabilecek durumları sert bir dille ifade etmiş ve insanı gelecekte olabilecekler hakkında düşünmeye sevk etmiştir. 2. Bölümde de Tarım Devriminden ve bu devrimin getirdiklerinden bahseden kitap, insanın kendi kendini sorgulamasını ve belki de biraz kötü hissetmesini sağlamaktadır. Bölüm içinde geçen ‘’Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorluklar ortaya çıkar.’’ (Harari, 2011, s 101) cümlesi de ‘’ekolojik katil’’ benzetmesiyle aynı efekti vermektedir. Bunu kitap içinde yer yer yapmış olması okuyucuya olumlu yönde bir biliş kazandırmaya fayda sağlayabileceğinden bu durum kitap için önemli bir güçlü yön olarak düşünülebilinir.

   Bütün bölümlere konuya uygun görseller kullanılmaktadır. Bu görseller kitaba bir dinamizm katmış anlatılanın daha iyi anlaşılmasını ve insanın kafasında bazı görüntülerin daha rahat oluşmasını sağlamıştır. Ayrıca yazarın kitabın yayınlanacağı ülkeye göre örneklerini değiştirdiği bilinmektedir. Bu iki durum kitap için oldukça olumlu yönler olarak ifade edilebilinir.

    Bütün bu güçlü yanların yanında görmezden gelinemeyecek kadar zayıf yönü olan da bir kitaptır. Harari kitabını yazarken söylemlerini bilimsel bir yapıya oturtmak istemiş, başlıkları incelerken çeşitli teorilerden bahsetmiştir. Bu evet, onu oldukça yansız göstermiştir, fakat satır araları okunduğunda oldukça yanlı bir görüşle hareket ettiği açıktır. Buna örnek vermek gerekirse tek tanrıcılığın tarım toplumuyla birlikte geldiğini ifade eder ancak kitabın ilerleyen sayfalarında Alacahöyük’ten bahsederken buranın avcı toplayıcılarla oluşturulduğunu söyler ve bunların tek tanrı dinine inandığını sebepleriyle birlikte açıklar. Öyleyse tek tanrıcılık avcı toplayıcılıkta da vardı. Alacahöyük’teki kalıntılar tek tanrıcılığın avcı toplayıcı toplumlarda görüldüğünü söyleyebilecek kadar önemlidir. Belki de bu şekilde insanın tek bir tanrıya inanma durumunu biraz daha geciktirmeye çalışmıştır. Diğer biri ise Homo Sapiensler’in dünyada tek insan türü olarak kalmasıyla ilgilidir. Kitapta bu konuda 2 teorinin varlığından bahseder. Bunlardan biri bunu Homo Sapiensler’in sosyal becerileri sayesinde gelişerek çoğalması ve kaynakları toplamasıyla diğer türlerin nüfuzlarının azalıp yavaş yavaş yok olduğu şeklinde açıklar. 2’ncisi ise Sapiensler’in onları yok etmesiyle gerçekleştiğini söyler. (Harari, 2011, s. 32) Bunlar gerçek olabilecek olasılıklardır fakat yazar sanki sırf Sapiensler’i suçlamak istercesine konunun ilerleyen sayfalarında şu cümleyi kurar: ‘’…Belki de bu yüzden atalarımız Neandetaller’i yok etti, çünkü Neandertaller yok sayılamayacak kadar yakın, fakat tolere edilemeyecek kadar da faklılardı.’’ (Harari, 2011, s. 33). Bir yanlılığın hissedilmesi için satır arası okumaya bile gerek olmayan bir konu da mevcuttur. Dünyada kabul görmemesine rağmen ‘’Ermeni soykırım’’ından bahsetmesi (Harari, 2011, s. 359), sırf kendi görüşü öyle diye bundan bir gerçek gibi kitabında belirtmesi oldukça hatalı bir durumdur. Konu hakkında bilgiye sahip olmayan insanların aklını karıştırmaya yönelik bir adımdır.

   Bu şekilde yanlı davranması ve bunu bilimsel ve tarihsel gerçeklermiş gibi aktarması benim kitapta en sevmediğim durum oldu. Kitapta din, savaş gibi hassas konuları insanları etkileyebilecek şekilde hatta bazen yanlış bilgilerle ifade etmesi bu konularda bilgisi olmayan insanların olumsuz tutum benimsemelerine neden olabilir. Bu bağlamda kitabın bu yanından hoşlanmadım. Fakat yine de okunması ve üzerine düşünülmesi gerekilen bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yalnızca bunu okurken bahsedilenlerin teorilerden ibaret olduğunu ve bir insanın şahsi görüşlerinden oluştuğunu unutmamak gerekir.


3 Haziran 2020 Çarşamba

Ergenlik Üzerine, Ergen Velilerine Öneriler

 
 
*Bu yazı normalde benim bir dersimin ödevi fakat belki bloğumda olursa insanlar bundan faydalanabilir diye düşündüm ve paylaşmak istedim. Keyifli okumalar. 
                                                                                                                                                                    


         Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerekir.
                                                             Mevlana
 
 
 
  İnsanların ömürleri boyunca geçirdikleri belli başlı dönemler vardır. Bu dönemlerde fiziksel, psikolojik, sosyal pek çok gelişme meydana gelir. Bazı adımlar doğru atılmazsa gelişim sekteye uğrar ve kişiyi olumsuz etkiler. Bir gelişim kuramcısı olan Ericson'un Psikososyal kuramına göre 12-18 yaş arasını kapsayan ergenlik dönemi bu dönemlerin en önemlisi sayılabilir. Bu dönemde kişi çocukluktan çıkmaya ve yetişkin olmaya başlar. Kendini bulma yönünde önemli adımlar atar. Burada bizlerin ve siz velilerin yapması gereken önemli görevler vardır: Çocuğun kendini bulma serüveninde onun ellerinden tutmak ve onu engellemeden doğru adımlar atmasında yardımcı olmak!

                                          
  
ERGENLİK VE ERİNLİK
 
   Ergenlik döneminde çocuk pek çok açıdan değişim gösterir. Burada ‘’erinlik’’ dediğimiz kavram ortaya çıkar. Erinlik ‘’çocukluğun sonlanması ve kişinin bir dönüşüm evresine girmesi’’dir. Cinsel olgunlaşma anlamına gelen bu dönem çocuk için büyük bir problem (kriz) oluşturmaz ancak önemlidir.
 
 
                                 
 
ERGENLİK VE KİMLİK
 
  Bu dönemin en mühim sorunu kimlik oluşturma meselesidir. Her ne kadar kimlik oluşumu sadece bu dönemde başlayıp bitmese de özellikle bu dönemde yapılanır.  Bir diğer sorun da fiziki olarak boy gösterir. Bu dönemde bedenlerinde olan değişimlerden dolayı şaşkın olabilirler ve yetişkin dünyasına adım atmak için çekimser kalabilirler.. Ayrıca meslek seçmek konusunda telaşlı ve toplumdaki yeri hakkında endişeli olabilirler.
  
                                          

   Bu dönemde çocukların farklı roller denemelerinde herhangi bir sorun yoktur. Kendi kimliklerini geliştirmek için bu bir gerekliliktir. Bu yüzden çocuğun farklı roller denemesine müsaade edilmeli (sigara içme, maddeye ya da kişiye bağımlılık geliştirme gibi davranışlar engellenecek şekilde) yaptıkları desteklenmelidir. Çocuklara belli kimlikler (kadın-erkek rolleri özellikle. Kız çocuğuna ev işleri erkek çocuğuna iş hayatı vb. ) dayatılmamalıdır.
 
                                             

   Bu dönemde çocuğun düşüncelerini önemsediği kişiler özellikle akran gruplarıdır. Bu yüzden etkileşimde olduğu insanlara dikkat edilmedir. Ek olarak ebeveyn ve akranlarının düşünceleri arasında çatışma yaşayacağından bu durum kimlik karmaşasını arttırır. Çocukların kimlik karmaşası yaşamaları doğal ve gereklidir. İstikrarlı bir kimlik geliştirmeden önce kim olduğundan kuşku duymak ve karışıklık yaşamak doğaldır (Feist ve Feist, 2009).
 
 
                              

   Fanatik gruplar, tarikatlar vb. (siyasi partiler, futbol takımların taraftar grupları gibi) bu dönemdeki çocukları hedeflemektedir. Böyle gruplarla özdeşim kurması çocuğunuzun kişilik gelişimine zarar vereceğinden uzak tutulması gerekilmektedir.
 
                                           
                            
   Bu evrenin gelişim görevlerini yerine getirmeyen kişiler önceki dönemlere (çocukluk gibi) geri dönüş yaşayabilirler. Bu kişilik gelişimine oldukça zarar verir. Bu dönemdeki görevlerini yerine getiren çocuklar -kimlik karmaşasından denge içinde çıkan- ise olumlu sonuçlar alır. Kendine ve çevresine güvenen, sorumluluklarından kaçmayan bireyler haline gelirler. Bu yüzden onları gelişimleri yönünde engellememek, rol arayışlarının önüne geçmemek gerekir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KAYNAKLAR
Duran, N. (2017). Psikososyal Gelişim Kuramı: Erik H. Erikson. Kişilik Kuramları. Bölüm 4.

Karaman, Ö. Gelişim Kuramları. Yaşam Dönemleri ve Uyum Sorunları. Bölüm 2.